HAYAT HİÇBİR ŞEY DEĞİLDİR, İTİNA İLE YAŞAYINIZ

Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir.” (1) Bu cümlelerle başlar Albert Camus Sisifos Söyleni adlı kitabına. Ona göre kişi bu sorunun cevabını bulabilirse çok temel bir gerçekliği de çözmüş olacaktır kuşkusuz. 

Yaşamdan başka hiçbir şey söylemeyeceğini ama bunu kendi tarzında söyleyeceğini belirtir Camus, çünkü ona göre ölümün anlamına verilen cevap aynı zamanda yaşamın anlamını oluşturur. Montaigne’in ölümle ilgili denemesinde mezarlığa bakan bir odada kalınmasını öğütlemesi boşuna değildir, ölümle karşı karşıya kalmak insanın zihnini dinlendirerek yaşamdaki önceliklerinin farkında varmasını sağlar.

Tarih boyunca birçok insan hayatın anlamsızlığı karşısında, kendisini ölüme götüren uyumsuz bir uslamlamaya girişmiştir. İntihar yaşamın bizi aştığını, yaşamı anlamadığımızı söylemektir. Camus ise ‘Ölüme kadar süren bir mantık var mıdır?’ sorusunun peşine düşer, böylece ölümü ve dolayısıyla yaşamı anlamlandırmaya girişir. 

Sisifos, tanrılar tarafından bir kayayı dağın tepesine yuvarlayarak çıkarmaya mahkûm edilir. Kayayı tepeye getirince de kaya her seferinde yeniden aşağı düşer. Sisifos tekrar yuvarlanacağını bildiği hâlde, her seferinde kayayı yukarı taşır. İşte insanın durumu da Sisifos’unkine benzer. Saçma, boşuna olduğunu bildiği hâlde direnen insanda vücut bulur. Absürdü trajik yapan, Sisifos’un her seferinde taşın düşeceğinin farkında olmasıdır.

İnsan olarak, her ne kadar yaşayarak hayatlarımıza değer veriyor olsak da eninde sonunda yok olacağımızın bilincinde olan varlıklarız. Çünkü insan akıl isteme yanıyla diğer canlılardan farklıdır; kedi, köpek, ağaç gibi bir varlık olsaydı hayatının bir anlamı olurdu kuşkusuz. İnsan ise nesne konumuna ancak öldüğünde ulaşabilir. Ancak acaba kişinin yaşarken bu duruma erişmesi mümkün müdür? Bu noktada birey diğer canlılardan farklı olarak saçma ile karşı karşıya kalır. Madem ki hayatlarımızın bir anlamı yok o zaman yaşamak gerekir mi? Bu koşullar içerisinde kendimizi öldürmemiz gerekmez mi? Bu kısır döngüyü nasıl aşabiliriz?

İnsanlar tarih boyunca yaşamlarında bir anlam arayışına girişmişlerdir. “Zira, insanların var olmasının sırrı yalnız yaşamakta değil, yaşamalarının nedenindedir. Ne için yaşadığını kesin olarak bilmeden insan yaşamayı kabul etmez, hatta dünya nimetlerine boğulsa bile kendini yok etme yoluna gider.” (2) Bir bakıma kişinin bir anlama ihtiyacı vardır, çünkü bu bakış açısına göre anlamı olmayan bir hayat yaşanmaya değecek bir hayat değildir. 

İnsan bir kez düşünmeye başlayınca adına yaşam denilen alışkanlığın gülünçlüğünü ve çırpınmanın yararsızlığını fark eder. Ölümün kaçınılmaz olarak her şeyi bitirebileceği düşüncesi, saçma ile karşılaşılan ilk andır. Ölüm düşüncesi ile hesaplaşma kişide anlamsızlık duygusuna neden olur. Kendine ve dünyaya karşı yabancılaşma, saçmayı ve uyumsuzluk duygusunu da beraberinde getirir. İnsan artık saçma ile baş başadır. Saçma insanın içinde bulunduğu durumdur. İnsan yaşamı ve yaptığı seçimler saçmadan ibarettir.

İnsanın anlam arayışı da beyhude bir çabadan öteye geçemez. Bunun nedeni dünyayla ilgili akla uygun bir cevap bulmamızın mümkün olmamasıdır. Zaten insan bunu anlayacak yeterli donanıma sahip bir varlık değildir.Bu faydasız arayış sonucunda kişi ya umuda sarılır ya da hayatın anlamsız olduğu sonucuna varır ve intiharı seçer. Camus umuda sarılmayı bir tür felsefi intihar olarak görür. Çünkü umut başka bir dünyaya duyulan özlemi ifade eder ve dine yapışıp kalmaya neden olur,  aslolan ise bu dünyadan başka bir şey değildir. Bu nedenle bir dine yapışıp kalmak yanlıştır, çünkü zaten insan kendini öldürmemek için Tanrı’yı yaratmıştır. Tanrı, insanın hayata anlam verme çabasının bir ürünüdür.

İnsan yaşamın beyhudeliğinin bilincine vardığı zaman saçma ile yüzleşir. Ona göre yaşamın hiçbir derin nedeni yoktur, bu nedenle yaşamak için çırpınmak anlamsızdır. Yaşamın yaşanmaya değmeyeceği düşüncesine vardıkları için intihar eden birçok insan vardır. Bunun yanı sıra, yaşama nedeni olan şeyler uğruna intihar edenlerin sayısı da az değildir. Yani yaşama nedeni denilen şey, aynı zamanda onlar için çok güzel bir ölme nedenidir de.

İntihar etmek, hayatın saçmalığına karşı ‘uğraşmaya değmez’ demektir. Bu açıdan bakılırsa rasyonel bir tepki olarak görülebilir. Birçok kişi intiharı saçmadan kurtulma yolu olarak görse de aslında bu bir çözüm değildir, çünkü intihar etmek absürdü ortadan kaldırmaz, sadece onunla olan bağlantıyı koparır. Eğer bilinç olmazsa akıl-absürt etkileşimi de yok olur. Camus, saçma karşısında intiharı reddeder ancak umudu da yok sayar. Camus’ye göre birey saçmadan dolayı intihar etmekten ziyade hayata daha sıkı sarılmalıdır. “Çünkü ölmek zorunda olduğunu bilen insanın davranışı, hayatı daha yoğun yaşamak olmalıdır.” (3)

Camus yaşamda bir anlam arayışına girmeye gerek duymaz, saçmayı sorgulamadan kabul eder. Birey yalnızca saçmaya sarılarak ona karşı gelebilir. Bu da ancak başkaldırı ile mümkündür. Yaşamın anlamlandırılmasının tek yolu saçmanın karşısına başkaldırıyı koymaktır. Başkaldırı yaşamı değil yaşamın nedenlerini istemektir. Saçma, kişiyi yaşamın anlamına götürecek çıkış noktasıdır. Yani bireyin kendisini ve yaşamını gerçekleştirebilmesi için bir fırsattır. Bu nedenle boş bir iyimserlik hâli değil bir sevinç kaynağı olarak başkaldırı, insanın yanı başındaki ölüm tehdidine rağmen hayatının har anını duyumsayarak yaşaması anlamına gelir. Dostoyevski’nin, ölümün insanı tehdit etmesini büyük bir lütuf olarak görmesi boşuna değildir, yalnızca ölüm  insana kendi olma cesaretini vermektedir. Çünkü “yaşama umutsuzluğu yoksa yaşama aşkı da yoktur.” (4)

Yaşamın anlamsızlığı karşısında insanın yapabileceği tek şey ise saçmaya karşı direnmektir. Hayat tümüyle absürt olduğundan, onunla savaşmak ancak aradaki bağı sürdürmekle gerçekleşir. Bu nedenle intihar faydasız bir eylemdir. Başka bir şekilde söylemek gerekirse, hayat boş ve anlamsızdır ancak zaten tam da bu yüzden yaşanması gerekmektedir. Tıpkı Sisifos’ta olduğu gibi insanın trajedisi de bilinçli olmasındadır, Sisifos nasıl taşın tekrar düşeceğini biliyorsa insan da bu hayatın/saçmanın böyle sürüp gideceğini bilir. İnsanın çaresizliğine tek çözüm olarak başkaldırı, uyumsuzlukla yaşamanın yegâne yoludur.

Sisifos tanrılara başkaldırmış ve onları kandırmıştır. Ancak yazgısını yani cezasını da kabullenmiştir. Sisifos saçma ile karşı karşıya kalır ancak ona karşı direnmeyi de sürdürür. Çünkü saçma nihai değil, anlamı kendi içinde taşıyan bir durumdur. Yani insan için önemli olan hedefin kendisi değil ona varma çabasıdır. “Evrensel bakış her zaman trajedinin etkisini dağıtır. Yeterince yükseğe tırmanabilirsek, o trajedinin artık trajedi olarak görünmediği bir yüksekliğe de erişebiliriz.” (5) Bu anlamda Sisifos’un bu yüksekliğe erişmiş olduğu söylenebilir.

Camus’ye göre esas cesaret gerektiren şey intihar değil, sonunda ölüm olduğunu bile bile zamanın tiranlığına karşı yaşamaktır. İnsan yaşamının anlamsızlığını yok edemez, ancak bu onunla savaşmasına engel olmaz. Ölüm ise insanın nihai yazgısını hızlandırmaktan başka hiçbir şeye yaramaz. İnsanın yapabileceği en doğru şey yaşarken absürde başkaldırmaktır, yani hayatını yaşamaktır. Sonuçta anlamsız bir şeyi yaşamanın herhangi bir sakıncası yoktur. Bu noktada absürdün kendisi kişinin hayatının ta kendisidir. Sisifos’un durumunda olduğu gibi tekrarlanacağını bildiği hâlde her seferinde kayayı dağın tepesine çıkarmak gerekmektedir, çünkü “Tepelere doğru tek başına didinmek bile bir insan yüreğini doldurmaya yeter. Sisifos’u mutlu olarak tasarlamak gerekir.” (6)

Dipnotlar

(1)Albert Camus, Sisifos Söyleni, 21.

(2)F.M. Dostoyevski, Karamazov Kardeşler, 339.

(3)Nejat Bozkurt, 20. Yüzyıl Düşünce Akımları, 148.

(4)Albert Camus, Tersi ve Yüzü, 65.

(5)Irvin D. Yalom, Nietzsche Ağladığında, 258.

(6)Albert Camus, Sisifos Söyleni, 141.


Bu yazı Düşünbil Dergisi Nisan 2018 sayısında yayınlanmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir