Yolcunun Günlüğü

Bir öğleden sonra

Nereden geldiğimizi, nereye gittiğimizi bilmiyoruz. Bu uzun yolculuğun başlangıcına şahit olanlarımızın çoğunu kaybettik. Kalanları ise ya bunlardan bahsetmek istemiyor ya da hayal ve gerçeği birbirine karıştırarak bir şeyler anlatmaya başlıyor. Böyle söylüyorum çünkü gemimizin bu uçsuz bucaksız maviliğinde esen rüzgâr kafalarımızın içindeki anıları da süpürüp götürüyor. Uçsuz bucaksız bir denizin ortasında, bir sonsuzluktan başka bir sonsuzluğa doğru akıyoruz. Anılar giderek bulanıklaşsa da bu herkesin kendini iyi hissetmesine engel değil kuşkusuz. Bir zamanlar çıkmak için şanslı olduklarına inandırıldıkları bu yolculuğa güvenleri hâlâ tam. 

Bir gece yarısı

Herkes hesaplanandan biraz uzun sürmüş bir dünya turuna çıkmış gibi davransa da bazen kendimizi sonsuzluk kadar büyük bir umutsuzluk içinde bulduğumuz anlar da oluyor. Karaya ayak basmanın nasıl bir şey olduğunu anlatan yaşlı iki kadının etrafına dizilmiş küçük çocuklar ve gençlerle geçen akşamüstlerinde büyüklerin gözlerindeki bulanık ışıltıyı yakalıyorum. Bu yolculuğa çıktıkları için şanslı olduklarını hatta bunu hak ettiklerini düşünüyorlar. Ama bazen öyle bir an geliyor ki zamanın akmadığı bu gemide âdeta bir mahkûmmuş gibi hissettiklerini görebiliyorum.

Yağmurlu bir gün

Önceleri her gün yolculuğun kaçıncı gününde olduğumuzu, saatteki hızımızı, havanın sıcaklığını anons ederlerdi. Günler geçtikçe bu anonslar aksamaya başladı. Ve kimse de neden anons yapılmadığını, saatte kaç kilometre hızla gittiğimizi ve hangi kayıp zaman diliminden hareket ettiğimizi sormadı. Herkes kendisiyle o kadar meşgul ki, kimse yolculuğumuzun hangi noktasında olduğumuzu bilmiyor. Öyle ki ben artık mürettebatın bile yolculukla ilgili her şeyi unuttuğuna inanıyorum. Mürettebatın gözleri bir yere yetişmeye çalışma heyecanından gitgide uzaklaşıyor. Çoğumuzun her şeyi unutup eğlenmeye gittiği akşamlarda bir tek onlar aramıza katılmıyor. Aynı zamanda az yiyor, az gülüyor, az konuşuyorlar. Ve bütün bunları yaşamlarını devam ettirebilecekleri asgari düzeyde tutuyorlar. Birçok kişi onların çok fazla işleri olduğu için böyle yaşamak zorunda olduklarını düşünse de bu bana pek açıklayıcı gelmiyor. Sanki bir yere varamayacağımızı bildikleri için hayatlarını sadece yaşıyorlar, tıpkı fotosentez yapmak gibi.

Kuşların gökyüzünde dans ettiği gün

Defterim bitmek üzere. Yeni bir defter almayı düşünmüyorum çünkü artık içimden yazmak gelmiyor. Kimsenin duyamayacağı anlamsız bir çığlığı atmak gibi bir şey bu. Bir maviyi bitirmeden diğer maviye başlıyoruz hep. Kimse sesini çıkarmadığına göre düzen devam ediyor olmalı. Çok da söyleyecek bir sözümüz yok yani. Kuşlar bu sabah gün ağarırken bizim için dans etti. Hepimiz için değil, sadece erkenden kalkıp dünyanın kendini yeni bir güne hazırlayışına tanıklık etmek isteyenler için. Dalgaların, danslarına eşlik ettiği kuşları izlerken düşüncelere daldım, çıkamadım. Belki de gökyüzü onların hapishanesidir, ne dersiniz? Bizler onlar gibi özgürce kanat çırpmak isterken, belki de onlar gökyüzünün çizgileri arasında sıkışıp kalmıştır. Ya öyleyse? Ya kuşlar gökyüzüne tutsaksa? 

Sanırım artık yazmamalıyım.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir